Hiç değmeyecek kişiler için heba edilen hayatlar

Hic degmeyecek kisiler icin heba edilen hayatlar N9XBXhn4
Hiç değmeyecek kişiler için heba edilen hayatlar

ÜMRAN AVCI – Yazar ve belgeselci Merve Küçüksarp, “Aşk Acıtır” isimli son romanında anne-kız hikâyesi üzerinden kadın-erkek ilişkilerine psikolojik bir bakış atıyor. İnsan ruhunun katmanlarını ortaya koyan hikâye özetle şöyle: Avukat olan Azra, büyük bir aşk ile evlendiği eşi İlker’den boşandıktan sonra kızı Sanem ile yeni bir hayat kuruyor. Ancak bu, çatışmalı ve sorgulayıcı bir anne kız ilişkisi. Tam bu noktada hayatlarına psikolog Salah giriyor. Yazar; tüm karakterlere ayrı ayrı söz hakkı vererek olayları tarafsız bir gözle masaya yatırıyor. Bunu yaparken gerçeğin sadece görünenden ibaret olmadığının altını çiziyor. Her bir başlıkta hayata, yüzleşmeye, insan ilişkilerine, erkeklerin kadınların hayatındaki rollerine, kadınlık hâlleri ve erkeklik kodları üzerine sorgulamalarla şekilleniyor hikâye. Kadınlara yüklenen “kusursuz olma” beklentisine ise ayrı bir parantez açılıyor. Kitabında evlilikleri kurbağa deneyine benzeten yazar; kadınların bir evin içinde yavaş yavaş mutluluğunu kaybettiğine işaret ediyor.

■ Anne Azra hem çok güzel bir kadın hem de iyi bir kariyeri var. Yine de vazgeçmek yerine eşini değişeceğine inanmakta direniyor. Kadınların genelinin ortak inancına parmak basan bu hikâye nasıl çıktı ortaya?

“Aşk Acıtır”, uzun zamandır zihnimde olan bir hikâyeydi. Bu hikâyenin membaı da yıllardır kadınlardan dinlediklerim, onlara dair yaptığım gözlemler… Etrafımda nitelikli, çekici, akıllı, iyi eğitimli kadınlar vardı ve bu kadınlar kendilerini mutsuz eden ilişkilerde kalmakta ısrar ediyor, kendi hayatlarını buna hiç değmeyecek kişiler için heba ediyorlardı. Bu kadınların bunu niye yaptığını düşünürken, aslında her insanın âşık olma biçiminin çocukluğuyla ve geçmişiyle ilgili olduğunu fark ettim. Şöyle ki, bizler çocukluktan itibaren birtakım kayıplar, yaralar, travmalar yaşıyoruz. Ruhumuzdaki marazları günlük hayatta, işte, sokakta bastırıyoruz belki ama aşkta bastırılan son sürat ortaya çıkıyor. Keza aşk acısı çektiğimizde de aslında duyduğumuz acı doğrudan o aşkın sıkıntısından kaynaklanmıyor. Geçmişten gelen yaralarımızın sızısından kaynaklanıyor. Ben de “Aşk Acıtır” derken, aşk acısını ortaya çıkaran bütün etmenleri ele aldım. Romanı da aslında ana karakteri Azra’yı anlamak, hepimizin içinde bir nebze var olan, bir türlü vazgeçmeyi beceremeyen, mücadele eden, değiştireceğine iyimserlikle inanan Azra’ları anlamak, anlatmak istediğim için yazdım.

■ Karakterlerin her birine ayrı ayrı ses açmışsınız. Bu tercih onlara karşı mesafeli duruşunuzdan mı kaynaklandı yoksa kurmacanın empati gücünden mi?

“Hazan Vakti” ve “Yasaklar Şehrinde Aşk” gibi tarihi romanlarımda tanrı anlatıcıyı olaylara ve tarihe mesafeyle yaklaşmak gerektiği için tercih ettiysem de yazdığım romanlarda her şeyi bilen üçüncü tekil şahıs anlatıcının değil, karakterin kendi sesinin yer almasını tercih ediyorum. Bir de şu var tabii, okurun, karakterlerin ruhlarının en girift labirentlerinde dolaşmalarını, gizli zaaflarını keşfetmelerini istedim. Öyle ki, narsist bir adamın bile ne düşündüğünü, kadınlara nasıl yaklaştığını onun kendi ağzından anlattım. 

Fatura kime kesilir? 

■ Anneler ve kızları arasında ikinci bir kordon bağı olurmuş. Bir anne-kız ilişkisini anlatan hikâyede bu alıntıyı da açar mısınız?

Az önce kız çocuklarının daha sıkı ve özenli bir eğitimden geçtiğini söylemiştim. Klasik bir aile modelinde, anne çalışsa bile, yine de temel bakıcı figür o olduğundan, annenin doğruyu yanlışı her dem anlatan sesi zamanla kız çocuğunun iç sesi hâline gelebiliyor. Bu ses güçlüyse kişi anneyle hesaplaşmaya gidebiliyor. O sesi ya reddediyor ya da ona itaat ediyor. Romanda Sanem, annesi Azra’nın sesini reddetmeyi seçiyor, üstelik mutsuz bir evde büyüdüğü için faturayı ona kesiyor, öfke duyuyor. Zihninde annesiyle ha bire didişiyor. Oysa sonradan fark ettiği gibi, öfke duymak da anneyle arasındaki bağın, annesine bağlılığının bir sonucu… 

‘Değersizlik duygusunun kökeni aileye dayanıyor’

■ Roman, “İnsan mutlu olmadığı birinin yanında kalmaya niye devam eder” sorusunun peşine düşüyor. Hikâyeniz üzerinden bunun nedenleri için neler söylersiniz?

İnsanın mutsuz olduğu birinin yanında kalmasının pek çok sebebi olabilir. Ama bu romanda Azra’nın ısrarının altında değersizlik duygusu yatıyor. Bu değersizlik duygusu ise çocuklukta ailesinden koşulsuz onay ve sevgi alamamasından kaynaklanıyor. Onay alamadığı insanlara doğru çekiliyor ve ilişkilerinde onay almayı, değer görmeyi takıntı hâline getiriyor. Mutsuz evliliğinde de bu yüzden çırpınıyor.

■ “Kadınlar kendilerini sevmeyi bilmiyorlar” diyorsunuz romanda. Ki bu da değersizlik hissiyle ilintili olmalı. Ne dersiniz?

Az önce söylediğim gibi kadınların yaşadığı değersizlik duygusunun kökeni çocukluğa ve aileye dayanıyor. Bugün pedagojide kat ettiğimiz mesafeye rağmen kızlar hâlâ erkek çocuklara göre daha ihtimamla, daha sık eleştiri alarak ve kusursuz olmaları beklenerek yetiştiriliyor. Onları mükemmel kılmak için gösterilen ihtimam kendilerine olan güvenlerini törpülüyor ve kadınlar çocukluktan itibaren bilhassa ilişkilerinde bir şeyler yanlış gittiğinde kendilerini suçlamaya, en iyisini yapmak için çaba göstermeye eğilimli oluyorlar. İlişkilerde istedikleri ilgiyi görmediklerinde veya işler bekledikleri gibi gitmediğinde bunu kendi yetersizlikleri olarak görüyorlar. Kendilerini kusurlarıyla sevmeyi bilmiyorlar. Günümüzde kadınların kusursuz bir görünüme sahip olmak için olağanüstü çaba göstermelerinin altında da bu sebep yatıyor, bana kalırsa: Kendi değerlerini başkalarının gözünde kabul ettirme ihtiyacı.

yok

Author: Burak Doğan